Duyurular

"Her rüzgarla otlar gibi sallanirsan, daglar kadar olsan da bir ota degmezsin".
 Hz. Mevlana 
 
Lozan zafermi, hezimet mi? PDF Yazdır e-Posta
Yazan Hüseyin Karabulut   
Pazartesi, 17 Ağustos 2009

Lozan ‘zafer’mi, ‘hezimet’ mi?

Sevr Barış Antlaşması (bundan böyle ‘Sevr’ diyeceğim), zafer kazanan ülkelerce 1914-1918 yıllarındaki Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ülkelere dayatılan Versailles Barış Antlaşmaları sisteminin ayrılmaz bir parçasıydı. İtilaf Devletleri 19 Haziran 1919 tarihli Versailles Antlaşması ile Wilhelm Almanyası’nı dizlerinin üstüne çökerttiler. 10 Eylül 1919 tarihli Saint-Germain Antlaşması ve 4 Haziran 1920 tarihli Trianon Antlaşması ile Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nu tarihe gömdüler. 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile de irredentist (yayılmacı) Bulgaristan’ı zapt-u rapt altına aldılar.  

Bizde çok iyi bilinmez, ancak bu antlaşmalar Sevr’den daha ağır şartlar taşıyordu. Dahası bu antlaşmaların hepsi de hukuki nitelik kazanıp uygulanmıştı. Bugün İkinci Dünya Savaşı’nın Versailles’ın aşağılayıcı şartları yüzünden çıktığını düşünen geniş bir kesim var. Sevr’in Türk toplumunda yarattığı travmanın bir benzerini Trianon Antlaşması’yla yaşayan Macar toplumu, ancak Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra geçmişin bu hayaletinden kurtulabildi. Yunanistan hariç imzacı ülkeler tarafından imzalanmadığı için hiçbir zaman hukuki nitelik kazanmayan Sevr ise, yaklaşık yüz yıldır parçalanmakta olan Osmanlı Devleti’nin, Wilson’un 14 İlkesi uyarınca ulus-devletlere bölünmesi planıydı.  

Bu bağlamda, ‘Milli Mücadele’ nasıl Sevr zihniyetine karşı gelişen ya da ondan güç alan bir süreçse, Sevr süreci de Milli Mücadele zihniyetine karşı gelişen bir süreçti. İtilaf Devletleri, Milli Mücadele kadrolarının o günlerde henüz çok az açık vermekle birlikte kafalarında bir Türk ulus devleti kurmak olduğunu fark etmişti. Bunda bir sorun da görmüyorlardı. Sorun, İtilaf Devletleri’nin kamuoyları açısından bakıldığında, bu yeni ulus-devletin ABD Başkanı Wilson’un ’14 İlke’si ve Sovyet Rusya lideri Lenin’in ‘halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayinleri’ ilkesi uyarınca Anadolu’da yaşayan gayrimüslim, gayri Türk azınlıkların haklarını koruyup korunmayacağı meselesinde kilitleniyordu.

Diğer mağluplarla antlaşmaların imzalanması birkaç ay içinde bitirildiği halde Sevr görüşmeleri çok uzun sürmüştü. Bunun nedenlerine geçen hafta biraz değindik. Sonuçta Sevr’in ana hatları şekillendiğinde Milli Mücadele çoktan başlamış, Anadolu’da ‘Osmanlı Devleti’nin otoritesi neredeyse yok olmuş, onun yerine bir ‘Ankara Hükümeti’ çıkmış, yepyeni bir karar mercii olan Büyük Millet Meclisi faaliyete geçmişti. Bu çift başlılıkta Sevr’in uygulanamayacağını İtilaf Devletleri’nin karar yapıcıları ve kamuoyları anlamıştı. Öte yandan, İtilaf Devletleri’nin Anadolu’daki pozisyonları da planı uygulamaya imkân vermeyecek şekilde köklü değişiklikler geçirmişti.  

Momenti kaçmış bir antlaşma
 

Antlaşmaya göre, Çatalca’ya kadar bütün Trakya, Ege adaları ve İzmir, Yunanistan’a; Suriye ve Çukurova, Fransa’ya; Irak ve Filistin, İngiltere’ye; Antalya ve havalisi İtalya’ya veriliyor; İstanbul ve Boğazlar İngiltere ile müttefiklerinin işgali altına giriyor, Boğazlar’ın yönetim ve denetimi milletlerarası bir komisyona devrediliyordu. Doğuda bağımsız bir Ermenistan, güneydoğuda Kürdistan kurulması planlanıyordu.

Britanya’nın Anadolu’da değil, Ortadoğu coğrafyasında gözü vardı. Ancak bu coğrafyanın paylaşımı Sevr’e kalmadan, daha 1918’de bitmişti. Fransa daha 1919 aralığında Türk tarafına, uzlaşmaya hazır olduğunu bildirmiş, 30 Mayıs 1919’da ise (geride beş uçak ve önemlice mühimmat bırakarak) Kilikya (Adana) yöresine çekilmişti. (Fransa 1921 yılının ocak ayında Kilikya’dan tamamen çekilerek sahneden çıkacaktı.)

İtalya, Sevr süreci boyunca ‘barış koşullarını’ uygulamak için gireceği açık olan ‘ölümcül bir savaşta’ kesinlikle yer almayacağını defalarca belirtmişti. Çünkü o tarihlerde Sevr’in ancak ‘silah zoruyla’ kabul ettirilebileceğinin herkes farkındaydı. Örneğin Fransız Mareşali Foch’un Mart 1920’de yaptığı hesaba göre, Türkleri yenmek için en az 27 tümene ve 400 bin askere ihtiyaç vardı. Oysa o tarihlerde İstanbul’daki Müttefik askerî varlığı yedi bin, Yunan ordusunun toplamı ise 80-100 bin civarındaydı.

Sevr sürecinde, aslan payını almayı uman Yunanistan ise o tarihlerde Bursa’ya kadar gelmişti. Halbuki Sevr ile Yunanistan’ın kazancı değil kaybı olacaktı. Çünkü o güne kadar işgal ettiği yerleri Sevr’e göre tahliye etmek zorunda kalacaktı.  

ABD mandaya yanaşmıyor
 

Müttefikler Rusya’ya karşı tampon olarak düşündükleri Kürt ve Ermeni mandasını sürdürecek durumda olmadıklarından sorumluluğu ABD’ye yıkmak istiyorlardı. Ancak o yıllarda izolasyonist bir politika izleyen ABD, Türkiye ile savaşa girmediği için ne Antlaşma’nın hazırlanmasında rol aldı, ne de nihai belgeyi imzaladı. Sevr’de kurulması düşünülen ‘Büyük Ermenistan’ın hamiliğini üstlenmeyeceğini daha 1920 martında ilan etti. Bunu izleyen aylarda Britanya, Fransa, İtalya ve Norveç, Ermenistan’ın savunmasıyla ilgili herhangi bir askerî yükümlülük üstlenmeyeceklerini açıkladılar. (Bunun üzerine Erivan’daki Taşnak Hükümeti Ankara ile uzlaşmak zorunda kalacak, 2-3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Anlaşması ile Ermeni tarafı Sevr Antlaşması’nda kendisine tanınan haklardan feragat ettiğini açıklayacaktı.)  

Kürtlerin büyük bir bölümü, Erzurum ve Sivas kongrelerine ve Büyük Millet Meclsi’ne katılmışlar, Sevr’de Ermenilerle ortak bir Kürt devleti kurmak için kulis yapan Şerif Paşa, doğudaki bazı Kürt aşiret liderlerinin protesto telgrafları üzerine 5 Mayıs 1920’de Paris Barış Konferansı masasından çekildiğini açıklamak zorunda kalmıştı.

Başta da belirttiğim gibi Sevr’in fiilen uygulanamaz oluşu bir yana hukuki olarak da hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. Antlaşma, Osmanlı Meclis-i Mebusanı 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından kapatıldığı için görüşülmedi bile. Ankara Hükümeti ise Sevr’i hiçbir zaman kabul etmedi. Ancak antlaşma, Yunanistan dışında İtilaf Devletleri ve müttefiklerinin parlamentoları tarafından da onaylanmadı.  

Ankara’nın ‘Kırmızı Çizgileri’
 

Peki, Sevr’i ‘tarihin çöplüğüne attığı’ söylenen Lozan Barış Antlaşması bir ‘zafer’ miydi? Bu soruya cevap verirken, Lozan Heyeti’nin yanlarında götürdüğü 14 maddelik Talimatname’yi esas almakta yarar var. Çünkü bu talimatname, Misak-ı Milli ilkelerine göre hazırlanmıştı ve Ankara’nın ‘olmazsa olmazlarını’ içeriyordu.

1- “Doğu Sınırı: ‘Ermeni Yurdu’ söz konusu olamaz”
: Sınır konusu daha 1920’de halledilmişti. Lozan’da bu durum teyit edildi. Dahası, Sevr’in 142. maddesiyle savaş yıllarında zorla din değiştirenlerin, zorla yerlerinden edilenlerin, topluca öldürülenlerin, tutuklananların, kaybolanların da hakları güvence altına alınıyordu. Lozan’da 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün suçlar (1915 Ermeni Tehciri sırasında işlenen suçlar da dahil) af kapsamına alındı. Böylece geçmişe sünger çekildi.

2- “Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek”
: İstendi ancak alınamadı. Türkiye-Irak sınırı ve Musul meselesi Milletler Cemiyeti’ne bırakıldı, Türkiye’nin büyük bir beceriksizlikle yürüttüğü süreç 5 Haziran 1926’da Musul’un kaybı ile bitti. (Taraf’taki ikinci yazımda bu konuyu işlediğimden, ayrıntıya girmiyorum.)

3- “Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesi için çalışılacak ve sınır şöyle olacaktır: Reis İbn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul vilayeti güney sınırına ulaşacak”
: Suriye sınırı Fransa ile Ankara Hükümeti arasında imzalanan 15 Ekim 1921 İtilafnamesi ile çözüldüğü için, Lozan’daki tek başarı bu İtilafname’yi İtilaf Devletleri’ne onaylatmak oldu. O günlerde adı Sancak olan Hatay ilini 1939’a kadar dışarıda bırakan bu antlaşma Misak-ı Milli’nin açıkça ihlaliydi.

4- “Adalar: Duruma göre davranılacak. Kıyılarımıza pek yakın olan adalar ülkemize katılacak”
: Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Ankara’nın Adalar konusunda pek umudu yoktu. İtalya ile Osmanlı Devleti arasında Trablusgarp Savaşı sonunda 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’na göre İtalya’nın Rodos ve Oniki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne vermesi gerekiyordu. Ancak tam o sırada Balkan Savaşı başlayınca bu iade işi yapılmamıştı. Lozan’la Rodos, Oniki Ada, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Adaları ve bunlara bağlı küçük adacıklar ile Kaş açıklarındaki Meis İtalya’ya bırakıldı. İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada ise Türkiye’ye iade edildi.(İtalya kendine verilen adaları 10 Şubat 1947’de Paris Antlaşması’yla Yunanistan’a terk etti.)

5- “Trakya Sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacak”
: Bulgaristan’la sınır meselesi zaten yoktu. Yunanistan’la sınırı Meriç Nehri’nin Doğu yakası oluşturdu. Halbuki Türkiye en azından orta çizgiyi (talveg hattını) sınır yapmak istiyordu. Meriç’in Batı yakasında kalan Edirne’nin Karaağaç Mahallesi, uzun tartışmalardan sonra, Yunanistan’dan talep edilen savaş tazminatı bedeli olarak geri alınabildi.

6- “Batı Trakya: Misak-ı Millî maddesi uygulanacak”
: Misak-ı Milli’nin 3. maddesine göre Batı Trakya’nın hukukî durumu bölgede oturanların oylarıyla tayin edilecekti. Ancak Türkiye’nin halk oylaması isteğine İtilaf Devletleri ile Yugoslavya ve Romanya karşı çıktı ve oylama yapılmadı. Batı Trakya Türkleri kaderlerine terk edildi.

7- “Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası: Yabancı bir askerî kuvvet kabul edilemez”
: Evet bu madde uygulatıldı ancak bunun karşılığında Türk tarafı ciddi tavizler verdi. (Bkz. 11. madde) Boğazların statüsü konusunda Britanya’nın isteklerine uyuldu. Türkiye Boğazlar üzerinde söz sahibi olması ancak 1936 Montrö Sözleşmesi’nden sonra olabildi. (Bu konuda da bir yazı yazmıştım, bu yüzden kısa kesiyorum.)

8- “Kapitülasyonlar: Kabul edilemez”
: Mali Kapitülasyonlar daha 1 Ekim 1914’te, İttihatçılar tarafından kaldırılmıştı. Dahası emperyalistler için artık Kapitülasyonlar bir şey ifade etmiyordu, çünkü onlar bir ülkeyi sömürmenin modern yöntemlerini çoktan bulmuşlardı. Bu yüzden, İtilaf Devletleri Kapitülasyonların yeniden konmasında ısrarlı olmadılar. Ancak Türkiye’ye beş yıl süreyle gümrük vergilerini arttırmama cezası verdiler. ‘Adli Kapitülasyonlar’ konusunda ise pek başarılı olunamadı. Osmanlı Devleti veya herhangi bir yerel makamla İtilaf Devletleri ve ortaklarının uyrukları arasında 29 Ekim 1914 tarihinden önce usulüne uygun olarak yapılmış ayrıcalık sözleşmeleri geçerli sayıldı.

9- “Azınlıklar: Esas mübadeledir”
: Yabancı uyrukların yargılanmalarına ilişkin usullerin değiştirilmesi ve Rum Patrikliği’nin ülkeden çıkarılması kabul ettirilememekle birlikte en büyük başarı (!) bu maddede sağlandı. Mübadele Antlaşması’yla 355 bin kadar Müslüman Türk Yunanistan’ı, 190 bin civarında Ortodoks Rum da Türkiye’yi zorunlu olarak terk etti. Ancak mübadele Türk milliyetçilerinin istediği kadar radikal olmadı, etablis (yerleşikler) olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya’da, 110 bin civarında Rum da İstanbul’da kaldı. İleriki yıllarda bunlar peyderpey ülkeden kaçırtılarak, Lozan’da verilen tavizler telafi edildi.

10- “Osmanlı Borçları: Bizden ayrılan ülkelere paylaştırılacak. Yunanistan’dan alınacak tamirat bedeline mahsup edilecek. Olmazsa 20 yıl ertelenecek. Düyun-ı Umumiye İdaresi kaldırılacak”
: Düyun-u Umumiye İdaresi kaldırıldı ve Osmanlı Devleti’nin borçları ayrılan ülkelerepaylaştırıldı. Ancak Türkiye’nin payına düşen 15 milyon altının Yunanistan’ın Türkiye’ye ödeyeceği savaş tazminatından düşürülmesi mümkün olmadı, çünkü Yunanistan tazminat ödemedi, onun yerine Karaağaç’ı verdi. Anlaşmaya göre bu borcu 37 yılda ödemeyi kabul eden Türkiye 1929 Büyük Buhranı gibi ağır krizlere rağmen borcunu 1954’te (Lozan’ın öngördüğünden dört yıl önce) kapattı. Bu durum, “mali ve iktisadi gelişmemizi engellememe kaydı ile borçların ödenmesi kabul edilir” diyen Misak-ı Milli’nin 6. maddesinin ihlali anlamına gelir mi, kararı siz verin.

11- “Ordu ve donanmaya sınırlama söz konusu olamaz”
: Aksine, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının iki yakasından on beş kilometre derinliğindeki bölgelerin askersiz olması Trakya’daki Türk Jandarma sayısının beş bine indirilmesi kabul edildi.

12- “Yabancı Kuruluşlar: Yasalarımıza uyacaklar”:
İtilaf Devletleri’nin ‘beş sene müddetle [Türkiye’de adli idare ıslah edilinceye kadar] hukukçulardan müteşekkil bir müşavirler heyeti kurulması kabul edildi. Bu ‘Adli Komisyon’ sonradan kaldırıldı ama Türkiye’deki hukuk reformlarını hep yabancı uzmanlar yönlendirdi.

13- “Bizden ayrılan ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddeleri geçerlidir”
: Kendisi için bile Misak-ı Milli’yi uygulayamayan bir ülkenin kendisinden ayrılan ülkeler için Misak-ı Milli’den söz etmesinin garipliğini not edip geçelim.

14- “İslam cemaat ve vakıflarının hakları eski anlaşmalara göre sağlanacaktır”
. Bu konuda zaten İtilaf Devletleri’nin bir itirazı yoktu.  

Talimatname’de olmayan hususlar
 

Bilindiği gibi Misak-ı Milli’nin 2. maddesinde “Halkı ilk serbest kaldıkları zamanda hür oylarıyla anavatana katılma kararı vermiş olan Elviye-i Selase (Batum, Kars, Ardahan) için gerekirse tekrar serbestçe oylamaya başvurulmasını kabul ederiz” diyordu. Ancak 1878’den beri Rusların elinde olan ve Çarlığın yerine geçen Sovyet Hükümeti ile 3 Mart 1918 günü imzalanan Brest-Litovsk Barış Anlaşması’yla Osmanlı Devleti’ne geri verilen bu üç ilden sadece Kars ve Ardahan’la yetinildi ve bölge Kazım Karabekir Paşa tarafından askerî zaferle kazanıldığı için maddede belirtilen serbest oylamaya gerek görülmedi. Batum ise, hem Kızıl Ordu ile çarpışmak göze alınmadığından, hem de Sovyetlerden gelecek maddi ve askerî yardımın hatırına Sovyet Rusya’nın siyasi hinterlandında olan Gürcistan’a bırakıldı. Böylece Misak-ı Milli ihlal edildi.  

Iğdır’ı aldık ama Kıbrıs’ı verdik
 

İyi haber ise şu: 1736 tarihli İstanbul Antlaşması’ndan 1827’ye kadar İran idaresinde kaldığı, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Ruslarca işgal edildiği için Misak-ı Milli’ye dahil edilmesi akla bile gelmeyen Iğdır, Brest-Litovsk’un ‘hediyesi’ olarak Osmanlı Devleti’nde, sonra da Türkiye’de kaldı. Böylece sınırlarımız, Misak-ı Milli sınırlarını aştı!

Bugün bazılarının Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu sanarak uğruna savaşmayı göze aldığı Kıbrıs’ın statüsü ise (1878’de II. Abdülhamit tarafından İngilizlere kiralanmıştı, İngilizler de 1914’te adayı ilhak etmişlerdi) Lozan’da Türkiye tarafından tanındı. Yani, Kıbrıs’ın Misak-ı Milli sınırları içinde olmadığı onaylandı.  

Misak-ı Milli’nin unutulan maddesi
 

Son olarak, Misak-ı Milli’nin “İslam halifeliğinin, Osmanlı padişahlığının ve hükümetinin merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği korunmalıdır” diyen 4. maddesinin, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın, 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgası ve 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle açıkça ihlal edildiğini belirtelim. Kısacası Misak-ı Milli daha o yıllarda bütün maddeleriyle ihlal edilmişti. Zaten Mustafa Kemal’in dediği gibi “Misak-ı Milli hiçbir zaman bu hat şu hat diye hiçbir zaman hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaatidir...”

Lozan’da daha fazlası alınabilir miydi? Buna cevap vermek zor. Diplomatik beceriye sahip olmayan bir heyet, İngilizlerin ve Fransızların kontrol ettiği telgraf hatlarından yapılan istişareler, Türkiye’nin askeri ve ekonomik açıdan zayıf olması gibi bir dizi olumsuz faktörün ortaya çıkardığı bu antlaşmanın pek çok milletvekilin içine sinmediğini biliyoruz. Nitekim antlaşmayı bu haliyle Milli Mücadele’yi veren kadroların oluşturduğu Birinci Meclis’e imzalatmanın mümkün olmadığını gören Mustafa Kemal, Meclis’in feshini ve seçimlere gidilmesini sağlamıştı. Bu arada Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun ağırlaştırılması da ihmal edilmemişti. 23 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşmayı yeni Meclis onayladı. Ancak üyelerinin tamamını Ebedi Şef’in seçtiği bu mecliste bile, 14 üye Lozan Barış Antlaşması’na ‘ret’ oyu vermişti. Bu tarihten sonra Türkiye kendi içine döndü ve Kemalist modernleşme projesine hız verildi. Lozan’ın alelacele imzalanmasının arkasında bir an önce rejimin tahkim edilmesi işine yoğunlaşmak arzusu olduğu anlaşılıyordu.  

İki uca savrulma
 

Başlıktaki soruya geri dönersek Lozan zafer mi yoksa hezimet mi? Öncelikle şunu hatırlayalım: Sevr, Anadolu’nun dört bir yanının işgal altında olduğu bir dönemde, adeta dipçik zoruyla imzalanmış bir antlaşmadır. Lozan ise Milli Mücadele’den muzaffer çıkan güçlerin imzaladığı bir antlaşmadır. Her ulus-devlet sembolik kurucu anlaşmalarına atıfta bulunmayı sever. Kemalistler için Lozan, Sevr ile içine düştükleri aşağılayıcı durumdan kurtulup, Osmanlı Devleti’nin küllerinden yeni ve ‘tam bağımsız’ bir ulus-devlet kurmanın doğuşunu tescil eden ‘kutsal bir metindir’.

Milliyetçi muhafazakârlar için Lozan, Osmanlı Meclisi’nde kabul edilen Misak-ı Milli ile tarif edilen sınırların çok gerisine düşülmesinin belgesidir. Çünkü Kıbrıs, Batı Trakya, Musul gibi önemli vatan parçaları dışarıda bırakılmıştır. İslamcı muhafazakârlar için Arap topraklarının dışarıda bırakılması ve Hilafetin kaldırılması, buna karşılık Rum Patrikliği’nin İstanbul’da kalması Lozan’da Siyonistlere ve Masonlara verilen tavizlerdir. Ayrıca bu kısıtlı avantajları sağlamak için bile İzmir İktisat Kongresi’nde liberal mesajlar verilmiş, ABD’ye Chester İmtiyazı tanınmış, İzmit Basın Konferansı’nda Kürtlere özerklik vaat edilmiştir.

Ancak tüm bu kesimler, Sevr’in Batı dünyasının Türklere karşı nefretinin simgesi olduğunda hemfikirdir. Sevr ile kendi ulus-devletlerini kurmanın eşiğine gelen Kürtler ve Sevr ile 1915’te kanlı biçimde sürüldükleri anavatanlarına dönmeyi uman Ermenilerin Sevr’i sevmesinde ise hiçbir gariplik yoktur. Nasıl ki bir Türk milliyetçisi için Lozan (tüm eksiklerine rağmen) iyi bir antlaşmadır, Ermeni veya Kürt milliyetçilerinin gözünde de Sevr iyi bir antlaşmadır. Bir tarihçinin gözünde ise, ne Sevr Batı’nın Türklere karşı nefretinin simgesidir, ne Sevr’i savunmak ‘ha’dir. Aynı şekilde ne Lozan bir ‘zafer’ veya ‘hezimet’ belgesidir. Her iki antlaşma da tarihsel şartların ve onların öne çıkardığı politik aktörlerin dikte ettirdiği belgelerdir. Ve bu antlaşmalara karşı takınılan tavır esas olarak Türk, Kürt veya Ermeni milliyetçiliği ile ilintilidir.  

Özet Kaynakça:
Tolga Ersoy, Lozan, Bir Antiemperyalizm Masalı Nasıl Yazıldı?, Sorun Yayınları, 2002; Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap, 2008; Sevan Nişanyan; Yanlış Cumhuriyet, Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru, Kırmızı Yayınları, 2008.                  ayşe
 hür 
 
< Önceki   Sonraki >
RocketTheme Joomla Templates