Duyurular

Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır.
Hz. Mevlana 
 
Mustafa Kemal Bektaşiliğe Girdi mi? PDF Yazdır e-Posta
Yazan Hüseyin Karabulut   
Pazartesi, 17 Ağustos 2009

Milli Mücadele’de tarikatları rolü 

        Milli Mücadele boyunca sadece İstanbul’un din adamlarını, dini söylemi veya tarikatları Milli Mücadele karşıtı eylemlerde kullanmasını biliriz ama, Ankara hükümetinin tarikatlarla ilişkisini pek bilmeyiz. Halbuki, Mustafa Kemal ve arkadaşları Milli Mücadele boyunca, gerek halkı mobilize etmek için, gerekse insan ve para kaynağı sağlamak için, Sünni olsun, Alevi kökenli olsun pek çok tarikatı, din adamını kullanmaya çalışmıştır. Örneğin Mustafa Kemal Mayıs 1919’da Samsun’a, daha doğrusu Havza’ya gittiğinde, Ali Baba adlı nüfuzlu bir Bektaşi şeyhinin Mesudiye adlı otelinde (kiracı) olarak kalmış, kendisini halka Ali Baba takdim etmişti. Milli Mücadele’nin en önemli belgelerinden olan Amasya Tamimi’ni imzalayanlar arasında Bektaşi Şeyhi Cemaleddin Çelebi de vardı. Mustafa Kemal, 5 Mayıs 1920’de ülkedeki tüm sufi şeyhlerine bir çağrı yapmıştı. Ardından bazı şeyhlere özel mektuplar yazdı. Bunlarda ‘zat-ı alinize kalben pek büyük hürmetim var’, ‘muhabbet ve hürmetlerimin kabulünü rica ederim’ gibi son derece nazik ve saygılı bir dil kullanmıştı.  Bu arada Kuzey Afrika’da yaygın olan Senusiyye tarikatının şeyhi Ahmed Şerif Senûsi de ülkedeydi ve Milli Mücadele’yi destekleyenler arasındaydı. Esas derdinin Halifelik beklentisi olduğu anlaşılan şeyhten Ankara’nın da bir beklentisi olduğu, kendisine ödenen 800.000 kuruş toplu para, kendisine bağlanan 1.000 lira aylık ile maiyetine bağlanan 300 lira aylıktan anlaşılıyor. Aynı şekilde Hacıbektaş’taki ana tekkenin Nakşi şeyhi Hacı Hasan Efendi’ye de aylık 500 kuruş ‘mükafat’ maaşı bağlanmıştı. Böylece bir çok Sünni ve Alevi/Bektaşi Milli Mücadele’de görev almaya başladı. 

ANADOLU’YA SEVKİYAT.

İstanbul’daki Gülşeniyye tarikatının Şeyh Visali Dergâhı, Milli Mücadele kadrolarının toplantı yeriydi. Sıklıkta Bektaşi dergahı olarak sunulan ancak Nakşibendiyye’ye bağlı olan Özbekler Tekkesi, Anadolu’ya silah ve adam geçirmeye yardım ediyordu. Tekkenin şeyhi Atâ Efendi Kazım Karabekir tarafından gönderildiği Türkistan’da üç yıl boyunca hem Anadolu’ya para yardımı topladı, hem Enver Paşa’yı oyalama görevini yaptı. Yine Nakşibendi şeyhleri olan Hacı Hasan Efendi ile Servet (Akdağ) vaazlarıyla katkıda bulundular. Melami şeyhlerinden Müslüm Penahi Anadolu’ya silah kaçırırken Fransızlara yakalanmış ve ağır işkence sonucu felç olmuştu. Ankara’daki Celveti Taceddin Dergahı milli mücadele kadrolarının uğrak yeriydi. Konya’daki Mevlevi Söylemez Tekkesi matbaa olarak kullanıldı. Bektaşi tarikatının Merdivenköy (Nerdübenköy), Karyağdı Baba ve Erikli/Eryek Baba tekkeleri silah saklayan tekkelerdi. Bektaşi Selman Baba adlı Bektaşi babası Denizli’de cephede savaşmıştı. Tarikatların Mustafa Kemal’e verdiği desteğin en gösterişli örneği, Mustafa Kemal’in Ankara’ya girdiği gün olan 27 Aralık 1919’da yapılan Seymen Alayı’dır. Oğuz boylarının Orta Asya’dan getirdiği geleneklerden biri olan Seymen Alayı’na, özel giysileri ile Nakşibendiler, Sadiler, Rifailer, Kadiriler, Mevleviler, Bayramiler, Bektaşiler gibi pek çok tarikatın temsilcileri ve esnaf örgütleri katılmıştı. Alayı, o sıralarda halk tarafından pek tanınmayan Mustafa Kemal’e prestij kazandırmak için Halvetiyye tarikatının Sinaniyye koluna bağlı bir şeyh olan Yahya Galip (Kargı) düzenlemişti. 

SEYMEN ALAYI.

Milli Mücadele boyunca hem İstanbul hem de Ankara hükümetleri dini, Kur’anı, hadisleri, duaları, mevlitleri, fetvaları bolca kullanmıştı. Örneğin 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde yapılan Meclis’in açılış töreninde Kuran’dan ayetler okunduktan sonra hatim indirilmiş, Hacı Bayram Veli’nin türbesi ziyaret edilmişti. Törenin aşırı dindar tonlaması Milli Mücadele’nin muhafazakar liderlerinden Kazım Karabekir’i bile rahatsız etmişti. Karabekir töreni ‘gereğinden fazla aşırı’, ‘koyu dindar’ ve ‘dervişâne’ bularak ‘tarihimizde hiçbir meclis böyle açılmadı’ diye yakınmıştı. Ama tam 9 şeyhin, 85 din adamının mebus olduğu Meclis için bu doğal ve kaçınılmazdı. Şeyhlerden ikisi Nakşibendi, biri Bayrami, ikisi Halveti, ikisi Mevlevi, üçü ise Bektaşi şeyhi idi. Hem işlevsel hem de sembolik açıdan büyük önemi olan meclis başkan vekillerinden biri Mevlana Celaleddin Rumi’nin 19. göbekten akrabası olan Abdülhalim Çelebi, diğeri ise Hacı Bektaş Veli soyundan gelen Cemaleddin Çelebi idi. Dahası, Abdülhalim Çelebi meclis çalışmalarına uzun Mevlevi külahı ve özel Mevlevi kostümü ile katılırdı.

Bektaşiler ve Milli Mücadele

 İkinci bir efsane de Alevi/Bektaşilerin Milli Mücadele’ye kayıtsız şartsız katıldığı yönündedir. Özellikle Sünni koldan gelen Şeyh Said’in isyanından sonra bu konu övünme vesilesi olmuştur. Halbuki, ne Sünniler toptan Milli Mücadele’ye karşı çıkmışlardır, ne de Bektaşiler tek vücut desteklemişlerdir. Bektaşilerin Babagân kolu ağırlıklı olarak Milli Mücadele’yi desteklerken, Çelebiyan kolu çelişkili tutumlar izledi. Ayrıca her iki koldan Milli Mücadele’ye şiddetle karşı çıkanlar oldu. Örneğin Bektaşilerin Babagân kolunun ‘dedebabası’ Salih Niyazi Baba başta olmak üzere Mazlum Baba, Tevfik Baba, Hüseyin Kazım Baba, Asım Baba, Samih Rıfat gibi Bektaşi ‘babaları’ halkı Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek konusunda önemli roller oynadılar. Buna karşılık Dersim’in ‘Kızılbaş’ Alevileri Koçgiri isyanını çıkarmış, Bektaşilerin Babagân kolundan Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Sevr Anlaşması’na imza koyan heyete katılmış, Kiraz Hamdi Paşa Milli Mücadele karşıtı Tarikat-ı Salâhiyye adlı teşkilatı kurmuş, aynı tarikatın üyesi Sakallı Rıfkı, Cemali Baba, Didar Hanım gibi Bektaşi ileri gelenleri ise İngiliz ‘muhibleri’ olarak padişahın yanında yer almışlardı. (Cemali Baba hakkındaki bazı belgelerin, kendisinin bir hayranı olan Dr. Rıza Nur tarafından yok edildiği sanılır.)  Bu örgüt dönemin bazı yayın organlarında ABD’nin Klu Klux Klan teşkilatına bile benzetilmişti. Cemiyet 1925’te Ankara İstiklal Mahkemesi yargılamaları ve 11 üyesinin 16 Ağustosta idam edilmelerinden sonra kapandı. (Ahmet Refik Altınay da bu davada yargılanmıştır ancak kendisinin olaya tesadüfen karıştığı sanılır. Örgütün üyesi olduğu ileri sürülenlerden İstanbul Barosu Başkanı Dersimli Lütfi Fikri (Düşünsel) ve Nazmi Paşa hakkında delil bulunamamıştı daha doğrusu Mustafa Kemal’in aracılığı ile suçsuz ilan edilmişlerdi.) Tarikatın içinde bir Mevlevi ile bir de Rıfai şeyhi vardı. 

Mustafa Kemal Bektaşiliğe Girdi mi? 

Bektaşiler, Mustafa Kemal’in 22-23 Aralık 1919’da Hacıbektaş’a yaptığı kısa ziyareti Mustafa Kemal’in Bektaşiliğe girişi olarak ele alma eğilimindedirler. Bu ziyaretten dolayı, Mustafa Kemal’i ‘don değiştirmiş Hazreti Ali/HacıBektaş Veli’ sayanlar,  hatta ‘mehdi’ gibi görenler bile vardır. Onlara göre bu ziyaret sırasında Mustafa Kemal, kendisine cumhuriyet hakkında ne düşündüğünü soran Cemaleddin Çelebi’nin kulağına, Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra Saltanat ve Hilafetin kaldırılacağını fısıldamıştır. Bektaşiler de Mustafa Kemal’e destek sözü ile birlikte 1.800 altın vermişlerdir. Bektaşilerin öğünerek aktardığı bu hikayenin Sünni kesimden bazı kişileri ne kadar kızdırdığını söylemeye herhalde gerek yok. Peki bu iddialar doğru mudur? Aslında, Eylül 1919’da hem Milli Mücadeleci kadroları, hem de muhalifleri (örneğin Ankara Valisi Muhittin Paşa) Hacıbektaş’ı ziyaret etmişlerdi. Çünkü Bektaşi çelebilerinin Alevi Kürtler üzerindeki etkisinden faydalanmak istiyorlardı. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, Milli Mücadele’ye halkın katılımı sağlamak için tarikatlardan, din büyüklerinden büyük ölçüde yararlanmıştı. Bu amaçla, pek çok tarikat şeyhine telgraflar çekmiş, mektuplar yazmış, kendilerine bazı görevler vermişti. Bektaşilerin Milli Mücadele’ye katılmasını istemesi kadar doğal bir şey olamazdı. Ziyarete katılanlardan Mazhar Müfit’in (Kansu) anlattığına göre heyeti yolda karşılayan Babagân kolunun ‘dedebabası’ Salih Niyazi Baba, Mazhar Müfit ve Rauf beylerin bulunduğu arabaya binmiş, heyet yol boyunca masonluktan söz etmişlerdi. Hacıbektaş’a varıldığında Salih Niyazi Baba dergahına çekilmiş, misafirlerse Çelebiyan kolundan Cemaleddin Çelebi’nin basitçe döşenmiş odasına alınmıştı. Gruptakilerden Enver Behnan’a (Şapolyo) bakılırsa, Mustafa Kemal burada Bektaşilerin havasına uyup’ ‘kendisini çelebiye adamış güzel kızların’ sunduğu içkileri içmişti. Cemaleddin Çelebi ise bir anlatıya göre hasta olduğu için içki içmemiş, bir anlatıya göre ise Mustafa Kemal’e eşlik etmek için bir kader içmişti. Konuşma sırasında Cemaleddin Çelebi Milli Mücadele’yi destekleyeceğini ama cumhuriyetten yana olduğunu söylemi, Mustafa Kemal ise henüz zamanı olmadığı gerekçesi ile cumhuriyet meselesini konuşmak istememişti. Ertesi gün Salih Niyazi Baba ile Cemaleddin Çelebi arasındaki anlaşmazlık çıkmış, Mustafa Kemal ve arkadaşları oradan ayrılmak zorunda kalmışlardı. Her iki yazar da Bektaşilerin 1.800 altın verdiğinden bahsetmediği gibi, Mazhar Müfit’e göre, asıl Mustafa Kemal ileri gelen Bektaşi babalarına 50’şer lira vermişti. Görüldüğü gibi gerçek herkese göre farklıdır. Mustafa Kemal’in daha başından beri aklında cumhuriyet kurma fikri olduğu biliniyor. Ancak, Milli Mücadele’nin daha başında bu kadar rahatça cumhuriyet lafını ağzına alması hele de bir tarikat liderine bu konuda söz vermesi mantıklı görünmüyor. Hacı Bektaş’a yapılan bu ziyaretin o dönemde harekete yandaş toplamak için pek çok çevreye yapılan nezaket ziyaretleri veya çağrıları içinde olduğu açık.  Para meselesine gelince, 1.800 altın gibi büyük bir miktardan olayın şahitlerinin söz etmemesi bir şeyi ispat etmez ama, böyle bir paranın devletin kayıtlarında olmaması, dahası Milli Mücadele’den sonra bütün tarikatlar verdikleri paraları geri istedikleri halde, Bektaşilerin böyle bir talebi olmaması bu ‘yardım’ meselesinin bir Bektaşi efsanesi olduğunu düşündürüyor. Bunu, tarikatın alicenaplığı diye açıklamak mümkün ancak, tarikat 1923’te Ankara’ya başvurarak, Osmanlı Devleti’nden alamadıkları birikmiş alacakları karşılığında bir misafirhane inşa edilmesini istemiş, bu istek Ankara tarafından yerine getirilmişti. Yani o dönemde kimse devlette ‘hakkını bırakmıyordu’. 

Tarikatların Kapatılması

 Sünni kesim, Alevi/Bektaşilerin Kemalist rejim tarafından koruma altına alındığı, buna karşılık kendilerine karşı sert davranıldığını ileri sürer. Ancak bu iddia da doğru değildir. Kemalist rejim, 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştur. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Şubat-Nisan 1925’te yaşanan Şeyh Said İsyanı’nı takiben tarikatların kapatılması izledi. 13 Aralık 1925 tarihli kanunla bütün tekke ve tarikatlar kapatıldıktan sonra mal varlıkları Evkaf Müdürlüğü’ne devredildi, kitapları kütüphanelere taşındı. Ancak tekkelerin son şeyhlerine vefatlarına kadar tekkede oturma ve maaş alma hakkı verildi. (1927 yılında ‘mülga’ (kaldırılmış) tekke ve zaviye şeyhlerine ödenen maaş miktarı 18 bin lira idi.) Bazı şeyhler ise diyanet işlerine ve vakıfların mütevelli heyetlerine alındılar.  

NİYAZİ BABA.

Sünni kesimin Kemalist rejim tarafından kollandığını ileri sürdüğü Bektaşilik de bundan muaf tutulmadı. Mecliste bu konu görüşülürken Bektaşi dergâhlarından ‘mezellegah’, Bektaşi babalarından ve çelebilerinden ‘haneberduş’, ‘tufeyli babalar’, ‘Arnavutluktan gelme bir takım katil cani adamlar’, ‘etraftan oluk gibi akan milletin paralarıyla tarlalar almış, değirmenler almış adamlar’ diye söz edilirken (TBMM Zabıt Ceridesi, II. Dönem, C.XIX, 1976, s. 284, 288) buna meclisin hiçbir üyesi tepki vermemişti. Hacıbektaş’taki dergah güzel bir bitki örtüsüne sahip olan bahçesinden dolayı Numune Ziraat Mektebi yapıldı, sonra araba parkı olarak kullanıldı. (Müze olması 1960’tan sonradır.) Kitapları Ankara’daki Milli Kütüphane’ye gönderildi. Dergahta ‘Kilerevi Babası’ olarak bulunan Salih Niyazi Baba kararı duyunca ‘bu demektir ki biz bu göreve layık değiliz’ diyerek dergahı terk etti. Bir süre Ankara Ulus’ta Anadolu Oteli’ni işletmiş, burayı gizli dergah olarak kullanmasına izin verilmeyince,  1930’da bazı ‘mücerred’ (bekar) babalarla Arnavutluğun başkenti Tiran’a gitti. İstanbul’daki Takiyeciler/Takkeciler Tekkesi şeyhi Bektaş Baba da onu izledi. Ancak Salih Niyazi Baba’nın Bektaşiliğin merkezini Arnavutluğa taşıma fikri Arnavutluk kralı Zogo tarafından kabul görmedi. Salih Niyazi Baba İtalyanlarca öldürüldüğü 1941’e kadar Arnavutlukta Bektaşi cemaatinin ‘dedebabası’ olarak yaşadı. (Bazı kaynaklara göre Salih Baba İtalyanlarla işbirliği yaptığı için komünistlerce öldürülmüştü. Bir kaynağa göre ise dergahın parasını çalmaya çalışan bir hırsız tarafından öldürülmüştü.) Sonuç olarak, Alevi/Bektaşilerin Cumhuriyet döneminde kayrıldıkları meselesi de tartışılmaya muhtaç bir tez olarak ortada duruyor. 

ayşe hür

Son Güncelleme ( Pazartesi, 17 Ağustos 2009 )
 
< Önceki   Sonraki >
RocketTheme Joomla Templates